İddia

Özellikle son yıllarda bazı çevreler, erken Cumhuriyet rejimini şu şemayla anlatmaktadır:

  • Atatürk, tek parti (CHP) rejimi kurarak çok partili hayatı kasıtlı olarak engellemiş, tüm muhalifleri susturmuştur,
  • Terakkiperver ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları, gerçek bir demokratikleşme ihtimalini temsil ederken Atatürk tarafından “diktatörlüğe engel oldukları için” kapatılmıştır,
  • İstiklal Mahkemeleri, hukukun tamamen devre dışı bırakıldığı, muhaliflerin topluca asıldığı siyasi infaz mekanizmaları olarak kullanılmıştır,
  • Basın, Kürt isyanları, İttihatçı eski kadrolar ve muhalif aydınlar; sistematik olarak tasfiye edilmiş, ortaya “tek adam – tek parti diktatörlüğü” çıkmıştır,
  • Bu yüzden Atatürk; Hitler, Mussolini ya da dönemin diğer otoriter liderleriyle aynı kategoride bir diktatördür.

Bu anlatıda, Atatürk’ün rejimi bir “diktatörlük laboratuvarı” olarak kodlanır; tüm reformlar, baskının kılıfı gibi sunulur.

Kısa Cevap

Erken Cumhuriyet rejimi, bugünkü anlamda demokratik bir çoğulculuk değildir; ağır sınırlamalar, tek parti egemenliği ve sert güvenlik politikaları vardır. Fakat bu tabloyu doğru okumak için birkaç noktanın altını çizmek gerekir:

  • Türkiye, 1923 sonrası uzun süre tek parti rejimiyle yönetilmiş; çok partili hayata geçiş ancak 1945 sonrasında kalıcı olmuştur,
  • İstiklal Mahkemeleri, hem Milli Mücadele’de hem 1925–27 arasında olağanüstü koşulların ürünü olan, temyizi olmayan sert mahkemelerdir; hukuki açıdan ağır eleştiriyi hak ederler,
  • Muhalif partiler (Terakkiperver ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları), isyan ve gerilim ortamında kapatılmış, basın ve Kürt isyanları üzerinde yoğun baskı uygulanmıştır,
  • Yine de rejim, faşist–totaliter örneklerden farklı olarak parlamentoyu, çok sayıda farklı kökenden milletvekilini ve sınırlı da olsa iç tartışmayı korumuş; dış savaş, yayılmacı ideoloji ve “lider kultü”nü aşırı düzeyde üretmemiştir,
  • Tarih yazımında; Atatürk’ü “meşru bir otoriter modernleştirici” görenler olduğu gibi, “tek parti diktatörlüğü” diyenler de vardır; belgeler, otoriter ama totaliter olmayan, korumacı (vesayetçi) bir rejimi işaret eder.

Kısacası: Evet, erken Cumhuriyet rejimi otoriterdir; hayır, bu rejimi Hitler–Mussolini tipi bir diktatörlükle aynı sepete atmak tarihsel olarak isabetli değildir. Atatürk’ü anlamak için hem baskıyı hem reformu birlikte görmek gerekir.

Ayrıntılı İnceleme

1. “Diktatör” kavramı: kimi kiminle kıyaslıyoruz?

Bugün “diktatör” denince akla çoğunlukla Hitler, Mussolini, Stalin gibi totaliter liderler gelir: tek parti, mutlak lider kültü, yayılmacı savaş, toplama kampları, kitlesel kıyımlar, tam sansür ve tamamen göstermelik bir parlamento.

Erken Cumhuriyet ise:

  • Tek parti (CHP) rejimi altında,
  • Güçlü bir lider (Atatürk) etrafında,
  • Kısıtlı siyasi özgürlüklerle,
  • Fakat iç barışa ve ulus-devlet inşasına odaklanan; yayılmacı savaş peşinde koşmayan, parlamentoyu tamamen göstermelik hâle getirmeyen

bir model sunar. Birçok tarihçi bu yapıyı; “otoriter modernleşme”, “vesayetçi demokrasi” ya da “yumuşak otoriterlik” gibi kavramlarla anlatır. Sert bir rejimdir; ancak totaliter değildir.

2. Tek parti rejimi: neden, nasıl, ne kadar?

Cumhuriyet’in ilanından (1923) II. Dünya Savaşı sonrasına kadar ülke fiilen tek parti (CHP) rejimiyle yönetilir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924–1925) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) gibi girişimler kısa ömürlüdür.

Bu dönemin başlıca özellikleri:

  • CHP’nin hem devlet hem parti gibi çalışması; parti-devlet iç içeliği,
  • “Şeflik” anlayışı: partinin “değişmez genel başkanı” ve “millî şef” figürü,
  • Seçimlerin rekabetten çok onay mekanizması işlevi görmesi,
  • Basının sık sık kapatılması, gazetecilerin İstiklal Mahkemeleri’ne sevki,
  • Kürt isyanları ve rejim karşıtı hareketler karşısında sert güvenlik politikaları.

Öte yandan, aynı dönemde:

  • Parlamento tamamen kaldırılmamış,
  • CHP içinde de olsa farklı kökenden (İttihatçı, eski muhalif, asker–sivil) vekiller yer almış,
  • Meclis görüşmelerinde zaman zaman ciddi tartışmalar yaşanmış,
  • Atatürk, iki ayrı muhalefet partisini bizzat teşvik etmiş; ancak ikisi de rejim için “tehdit” olarak algılandığında kapatılmıştır.

Yani resim; serbest rekabetçi bir demokrasi değil, ama tamamen tek sesli bir totaliter blok da değildir.

3. Terakkiperver ve Serbest Fırka: gerçek muhalefet mi, kontrollü deney mi?

1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Milli Mücadele’nin önemli paşalarını bir araya getiren; daha liberal, daha “evrimci” bir çizgiyi savunan partiydi. Hilafetin kaldırılması, ordunun siyasetten ayrılması ve inkılap hızı gibi konularda CHP’den farklı düşünüyordu. Ancak kısa süre içinde:

  • Şeyh Said İsyanı’nın patlaması,
  • Bölgede TCF etrafında toplanan memnuniyetsizlikler,
  • Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri’nin devreye girmesi

Terakkiperver’in kapatılmasına zemin hazırladı. Parti, isyanla doğrudan sorumlu tutulmasa da, rejim tarafından “bölünme ve karşı devrim için araç olma potansiyeli” gerekçesiyle tasfiye edildi.

1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyiyse, bizzat Atatürk’ün isteğiyle Fethi Okyar tarafından kuruldu. Kısa sürede rejimden hoşnutsuz olan pek çok kesimin (özellikle dindar çevreler ve ekonomik sıkıntı yaşayanlar) bu parti etrafında toplanması; İzmir mitingleri, yerel olaylar ve Menemen Vakası sonrasında partinin kendini feshetmesiyle sonuçlandı.

Bu iki örnek, hem rejimin karşı görüşe tahammül sınırını, hem de Atatürk’ün “muhalefet olsun ama rejimi sarsmasın” ikilemini gösterir.

4. İstiklal Mahkemeleri: savaş hukuku mu, siyasi sopa mı?

İstiklal Mahkemeleri ilk kez 1920–1921 arasında, Milli Mücadele sırasında kurulur. Amaç; firarları, isyanları ve düşmanla işbirliğini hızlı biçimde yargılamaktır. Meclis içinden seçilen üyelerle çalışır, temyiz yolu yoktur; verdiği kararlar kesin ve çoğu zaman ağırdır.

1925’te Şeyh Said İsyanı sonrası, Takrir-i Sükûn Kanunu ile yeniden devreye sokulan İstiklal Mahkemeleri, artık sadece isyancı köylüleri değil; gazetecileri, muhalif siyasetçileri ve rejim karşıtı olduğu düşünülen pek çok kişiyi yargılar. Onlarca, bazı bölgelerde yüzlerce idam kararı, uzun hapis ve sürgün cezaları verilir.

Tartışma şuradadır:

  • Destekleyenler, bu mahkemeleri “devletin ölüm kalım mücadelesinde zorunlu olağanüstü önlem” olarak görür,
  • Eleştirenler, normal yargı süreçlerinin devre dışı bırakıldığı; savunma hakkının zayıf, siyasetin çok güçlü olduğu, adil yargılanma ilkesinin ciddi biçimde ihlal edildiği mekanizmalar olarak niteler.

Gerçek şu ki: İstiklal Mahkemeleri, erken Cumhuriyet’in en sert araçlarından biridir ve bugün evrensel hukuk standartlarıyla bakıldığında ağır eleştiriye açıktır. Bu, rejimin otoriter niteliğini gösteren güçlü işaretlerden biridir.

5. Muhaliflerin tasfiyesi: isyanlar, suikastlar ve basın

Erken Cumhuriyet’te muhalefete yönelik başlıca sert müdahaleler arasında şunlar sayılabilir:

  • Kürt isyanlarının (Şeyh Said, Ağrı, Dersim vb.) yoğun askeri güç ve olağanüstü tedbirlerle bastırılması,
  • 1926 İzmir suikastı sonrası; eski İttihatçı kadrolar da dahil olmak üzere geniş bir çevrenin tutuklanması ve bir kısmının idamı,
  • Takrir-i Sükûn yıllarında muhalif gazetelerin kapatılması, gazetecilerin yargılanması,
  • İçeride CHP’ye karşı örgütlenen bazı yapılara karşı idari ve hukuki baskılar.

Bütün bunlar, rejimin kendisini “kurucu iktidar” olarak gördüğünü ve devrimleri geri çevirecek her türlü muhalefeti “varlık-yokluk meselesi” saydığını gösterir. Bu yönüyle Atatürk’ün liderliğindeki rejim, çok net bir biçimde muhalefet alanını daraltan, otoriter bir karakter taşır.

6. Atatürk’ün kendi bakışı: “Ben diktatör değilim” tartışması

Atatürk, kimi konuşmalarında kendisine yöneltilen “diktatör” benzetmelerini reddetmiş; yetkisini millet iradesi ve meclisten aldığını vurgulamıştır. Kendisini, “halkın vekili” ve “inkılapların öncüsü” olarak tanımlamayı tercih eder.

Rejimi savunanlar;

  • Yeni devletin çok ağır bir savaş ve yıkım ortamında kurulduğunu,
  • Okur-yazar oranının çok düşük, ekonomik-sosyal yapının çok geri olduğunu,
  • Böyle bir zeminde hızlı modernleşmenin ancak güçlü ve merkezileşmiş bir iktidarla mümkün olduğunu

savunur. Onlara göre Atatürk; demokrasiyi hedefleyen ama bunu “koruyucu bir vesayet” üzerinden kurmaya çalışan bir liderdir.

Sert eleştirmenler ise, aynı olguları “tek parti diktatörlüğünün mazereti” olarak görür ve “görünürde meclis, gerçekte şef rejimi” tespitini öne çıkarır. Bu tartışma, bugün de süren tarih yazımı kavgasının bir parçasıdır.

7. Tarihçilerin üç ana yaklaşımı

Akademik literatürde kabaca üç eğilimden söz edilebilir:

  • “Kurucu otoriterlik” yaklaşımı: Atatürk’ün rejimini; modernleşme, laikleşme ve ulus-devlet için “tarihi zorunluluk” olan bir otoriter dönem olarak görür; bunu Mussolini/Hitler tipi diktatörlükten ayırır,
  • “Diktatörlük” yaklaşımı: Tek parti, şeflik, İstiklal Mahkemeleri, muhalefetin tasfiyesi ve basın baskılarını merkeze alır; Türkiye’yi “ılımlı bir tek parti diktatörlüğü” olarak tanımlar,
  • “Vesayetçi demokrasi” yaklaşımı: Ne tam demokrasi ne de tam diktatörlük; halkın egemenliğini esas alan ama bunu, “halk henüz hazır değil” diyerek bir vesayet zırhına alan karma model vurgulanır.

Belgeler, üçüncü çizgiyi güçlendirmektedir: güçlü lider, tek parti, sert mahkemeler ve bastırılan muhalefet vardır; fakat bu yapı, total savaş, ırkçılık ve topyekûn toplum kontrolü üzerine kurulu bir faşist rejim değildir.

8. Sonuç: “Diktatör müydü?” sorusunu nasıl duymalıyız?

“Atatürk diktatör müydü?” sorusu, teknik bir rejim tipolojisinden çok, çoğu zaman siyasi bir pozisyon bildirimi olarak karşımıza çıkar. Bir taraf “Hayır, hiç değildi” diyerek her eleştiriyi susturmaya, diğer taraf “Evet, hatta en beteri oydu” diyerek her şeyi karartmaya çalışır.

Belgeler ışığında daha dengeli bir cümle kurulabilir:

  • Atatürk, çok sert araçlar kullanmış; muhalefeti sınırlamış; tek parti rejimi altında otoriter bir iktidar kurmuştur,
  • Bu rejim, faşist-totaliter örneklerden birçok açıdan ayrılır; parlamentoyu, hukuku ve toplumu tamamen yok eden bir mutlak diktatörlük değildir,
  • Atatürk’ü anlamak için, hem İstiklal Mahkemeleri’ni, hem çok partili hayata geçiş denemelerini, hem de yaptığı kurumsal reformları birlikte görmek gerekir.

Bu sitede amaç; “Atatürk masum melektir” ya da “Atatürk karanlık diktatördür” sloganları üretmek değil, güçlü ve zayıf yanlarıyla, ama belgeye dayanarak konuşmaktır. İnkılap tarihini sloganlara değil, evraklara bırakmak; cumhuriyet tartışmasını da böylece daha olgun bir zemine çekmek mümkündür.

Kaynakça ve Önerilen Okumalar

Bu metin hazırlanırken, hem tek parti rejimi hem İstiklal Mahkemeleri hem de “diktatörlük” tartışması hakkında Türkçe ve yabancı literatürden yararlanılmıştır. Seçili bazı kaynaklar:

  • Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History, “The Kemalist One-Party State, 1925–1945” bölümü: tek parti rejiminin yapısı, Atatürk’ün “diktatör” nitelemesine mesafesi, İtalya ve Almanya ile karşılaştırmalar.
  • “One-party period of the Republic of Turkey” maddesi: tek parti döneminin 1923–1945 çerçevesi, muhalefet denemeleri (Terakkiperver ve Serbest Fırka) ve temel reformlar.
  • TDV İslâm Ansiklopedisi, “İstiklâl Mahkemeleri” maddesi: mahkemelerin kuruluş amaçları, çalışma usulleri ve siyasal bağlamı.
  • Çeşitli akademik makaleler: tek parti dönemini “vesayetçi demokrasi”, “otoriter modernleşme” ya da “ılımlı diktatörlük” kavramlarıyla tartışan çalışmalar.
  • Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası üzerine monografiler ve makaleler: muhalefet partilerinin programları, kapatılma gerekçeleri ve İstiklal Mahkemeleri ile ilişkileri.