İddia

Sosyal medyada ve bazı politik söylemlerde Atatürk’e yönelik şu şema sık sık tekrarlanır:

  • Atatürk ve kurduğu rejim temelde Kürt düşmanıdır,
  • Şeyh Said, Ağrı/Ararat ve Dersim başta olmak üzere tüm isyanlar, sırf Kürt oldukları için kanla bastırılmıştır,
  • İsyanların nedenleri; hilafetin kaldırılması, vergi-aşiret düzeni, dış bağlantılar veya bağımsızlık talepleri değil, sadece “Türklerin Kürtleri yok etmek istemesi”dir,
  • Erken Cumhuriyet’in güvenlik politikaları ve iskan/tenkil uygulamaları bütünüyle etnik nefretin sonucudur.

Böylece, karmaşık bir tarihsel süreç, “Atatürk = Kürt düşmanı diktatör, isyanlar = masum Kürt ayaklanmaları” denklemine indirgenir.

Kısa Cevap

Erken Cumhuriyet’in Kürt politikası; hem güvenlikçi ve otoriter, hem de asimilasyoncu yönler taşıyan sert bir merkezileşme programıdır. Ancak:

  • İsyanların tamamı “hiçbir siyasi/dini hedefi olmayan masum Kürt isyanları” değildir; Şeyh Said’de hilafet–şeriat ve Kürt kimliği, Ağrı’da açık Kürdistan projesi, Dersim’de ise vergi, askerlik, otorite tanımama ve kimlik öğeleri iç içedir,
  • Devlet, bu isyanları; “ülkenin bölünmesi”, “Sevr’in hortlaması” ve “merkezi otoriteye başkaldırı” olarak okumuş; yani devlet güvenliği ve toprak bütünlüğü merkezli hareket etmiştir,
  • Buna rağmen, erken Cumhuriyet’in dili ve politikası; Kürt kimliğini reddeden, “herkes Türk’tür” esaslı bir asimilasyon çizgisi taşımış, isyan bölgelerinde ağır tenkil ve zorunlu iskân uygulamalarına yol açmıştır,
  • Dolayısıyla “Atatürk sadece Kürt oldukları için isyanları bastırdı” cümlesi; hem isyanların çok yönlü niteliğini, hem de devletin güvenlik–merkezileşme motivasyonunu görmezden gelen tek boyutlu bir slogandır.

Doğruya yakın cümle şudur: Erken Cumhuriyet, Kürt isyanlarını; hem ayrılıkçı/karşı-devrimci tehdit olarak görüp çok sert biçimde bastırmış, hem de bu süreçte Kürt kimliğini bastıran asimilasyoncu bir çizgiye yaslanmıştır; fakat bütün Kürtleri, “sadece Kürt oldukları için” hedef alan bir imha siyaseti yürüttüğünü söylemek, belgelerin gösterdiğinden öteye geçer.

Ayrıntılı İnceleme

1. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kürt meselesinin mirası

19. yüzyıl sonu ve I. Dünya Savaşı döneminde:

  • Kürt beyleri ve aşiretleri, bir yandan Osmanlı ordusunda (Hamidiye Alayları vb.), diğer yandan yerel özerklik beklentileriyle hareket eden güç odaklarıdır,
  • Sevr Antlaşması’nda bağımsız/özerk Kürdistan ihtimalinin masaya gelmesi; Kürt kimliğini artık sadece “ümmet içinde Müslüman topluluk” olmaktan çıkarıp siyasi projeyle buluşturur,
  • Lozan’la bu ihtimal kapanınca, Ankara, yeni cumhuriyetin doğusunda her türlü özerklik ve ayrı kimlik talebini potansiyel bölünme tehdidi olarak görmeye başlar.

Yani mesele; Cumhuriyet’le birden “sıfırdan” ortaya çıkmış bir nefret değil, Osmanlı’dan devralınan karmaşık bir güç dengesi ve ulus-devlet kurma sürecinin kesiştiği noktadır.

2. Şeyh Said İsyanı (1925): Din mi, siyaset mi, kimlik mi?

Şeyh Said İsyanı, 1925’te Diyarbakır–Elazığ hattında geniş bir alana yayılan, hem dini hem etnik unsurlar taşıyan büyük bir isyandır. Çalışmalar, isyanın:

  • Hilafetin kaldırılması, şer’i düzenin tasfiyesi ve laiklik adımlarına tepki,
  • Kürt kimliğinin inkar edildiği algısı ve “Kürdistan” kavgası,
  • Merkezileşen devletin aşiret ve tarikat düzenini dağıtmasına duyulan öfke

gibi bileşenlerle şekillendiğini gösterir.

Ankara ise olayı, “hilafet geri gelsin diyen, Kürdistan kurmak isteyen isyancılar” olarak okur; Takrir-i Sükûn Kanunu çıkar, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi yüzlerce idam kararı verir, on binlerce kişi yargılanır ve cezalandırılır.

Buradaki sertliğin nedeni; sadece isyancıların Kürt olması değil, yeni kurulan cumhuriyetin kendini “Sevr’i fiilen yırtmış devlet” olarak görmesi ve her isyanı bu pencereden okumasıdır.

3. Ağrı / Ararat İsyanları (1926–1930): Açık Kürdistan projesi

1926–1930 arasında Ağrı Dağı ve çevresinde gelişen isyanlar, Hoybun Cemiyeti ve çevresindeki Kürt–Ermeni dayanışmasıyla beslenen; açıkça “Kürdistan devleti” hedefi taşıyan hareketlerdir.

Bazı çalışmalar, bu isyanları:

  • Sevr’deki Kürdistan maddelerini fiilen canlandırma girişimi,
  • İngiltere gibi dış güçlerin, Türkiye’yi doğuda oyalama aracı,
  • Osmanlı’dan devralınan “dağlık bölgede özerk aşiret düzeni”nin merkezî devlete direnişi

olarak yorumlar.

Devletin cevabı; hava bombardımanı ve geniş çaplı kara harekâtıyla oldukça sert olmuş, bölge sıkı denetim altına alınmış, isyan bütünüyle bastırılmıştır. Bu sertliğin arkasındaki korku, “Doğu’da fiili bir Kürdistan’ın doğması”dır.

4. Dersim 1937–1938: Merkezileşme, kimlik ve ağır tenkil

Dersim (bugünkü Tunceli), Osmanlı’dan beri merkeze gevşek bağlı, dağlık ve aşiretlerin güçlü olduğu bir bölgeydi. 1935 tarihli “Tunceli Kanunu” ile bölgeye özel idare ve askeri yetkiler verildi. 1937–1938’de Seyid Rıza önderliğinde gelişen olaylar, Ankara tarafından “isyan” olarak tanımlandı; isyanın bastırılması sırasında on binlerce insanın öldüğü veya sürüldüğü, hem resmi belgeler hem de bağımsız araştırmalar tarafından ortaya konmuştur.

Pek çok çalışma, Dersim’deki askeri harekâtın:

  • Merkeze karşı direnen aşiret düzenini kırma,
  • Alevi–Kürt bir bölgeyi “tehlikeli bölge” kabul eden güvenlikçi bakış,
  • Türk ulus-devlet projesi ile uyumlu homojenleştirme isteği

karışımı olduğunu vurgular. Yani etnik ve mezhepsel boyut, burada daha belirgindir; ancak yine de hedef “her Kürdü yok etmek” değil, “devlete direnebilen yapıyı ezmek” şeklinde formüle edilmiştir.

5. Asimilasyoncu çizgi: “Herkes Türk’tür” siyaseti

Erken Cumhuriyet’in resmi söylemi; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” cümlesiyle özetlenir. Pratikte bu, Kürtleri de “dağ Türkü” gibi ifadelerle eritmeye çalışan, ayrı bir Kürt milletini reddeden bir çizgiye dönmüştür.

Araştırmalar; 1920’ler ve 1930’larda:

  • Kürt okulları, dernekleri ve yayınlarının kapatılması,
  • İskân Kanunları ile bazı bölgelerde Kürt nüfusun oranının yüzde yirminin altında tutulmaya çalışılması,
  • Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklanması veya kısıtlanması

gibi uygulamaları göstermektedir.

Bu politikalar; etnik kimliği tanımayan, Türklüğü üst kimlik kabul eden asimilasyoncu bir ulus-devlet aklının ürünüdür. Eleştiriye kesinlikle açıktır, ama “sadece nefret” ile açıklanamayacak kadar da ideolojik ve yapısal bir tercihtir.

6. “Sadece Kürt oldukları için” mi?

“İsyanlar sırf Kürt oldukları için bastırıldı” iddiası, üç şeyi görmezden gelir:

  • Siyasi ve dini hedefler: Şeyh Said’de hilafet–şeriat vurgusu, Ağrı’da bağımsız Kürdistan projesi, Dersim’de vergi–askerlik–merkezileşme karşıtı söylemler,
  • Devlete bağlı Kürtler: Aynı dönem, devlete sadık Kürt aşiretleri, Kürt kökenli milletvekilleri, valiler ve subaylar da vardır; yani devlet tüm Kürtleri otomatik düşman ilan etmemiştir,
  • Genel otoriterlik: Rejim sadece Kürt muhalefetine değil; İttihatçı eski kadrolara, Serbest Fırka deneyine, bazı Türk gazetecilere ve dindar çevrelere karşı da İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükûn gibi araçlarla sert davranmıştır.

Yani hedef, devletin gözünde; “Kürt olmak”tan ziyade “rejime ve toprak bütünlüğüne karşı fiili tehdit”tir. Ama bu tehdidin tanımı yapılırken; Kürt kimliğine dair önyargılar, “potansiyel isyancı” algısı ve asimilasyoncu politika, işin içine karışmıştır.

7. Atatürk’ün şahsi tavrı ile devlet politikasını ayırmak

Bu noktada iki farklı düzeyi karıştırmamak gerekir:

  • Şahıs düzeyi: Atatürk’ün konuşmalarında Kürtler için kullandığı ifadelerde; hem “Kürtlerle Türklerin kardeşliği” vurgusu hem de “hepimiz Türk’üz” gibi asimilasyoncu cümleler vardır,
  • Devlet politikası düzeyi: Ankara’daki kurmay akıl, Kürt meselesini genelde güvenlik + asimilasyon çerçevesinde ele almış; bu da zamanla sert ve travmatik uygulamalara yol açmıştır.

“Atatürk Kürt düşmanıydı” demek; hem bu ayrımı siler, hem de çok aktörlü devlet politikasını tek kişinin psikolojisine indirger. Bu, tarihçilik değil, psikolojik etiketlemedir.

8. Sonuç: Slogan değil, tablo

Toparlarsak:

  • Erken Cumhuriyet; tek parti, İstiklal Mahkemeleri ve iskan politikalarıyla otoriter ve sert bir rejimdir; Kürt isyanlarının bastırılmasında ağır hak ihlalleri ve trajediler yaşanmıştır,
  • Bu sertlik; sadece “Kürt nefretinden” değil, Sevr korkusu, ulus-devlet inşası, merkezileşme ve dönemin dünya konjonktüründeki otoriter iklimden de beslenmiştir,
  • Devletin resmî çizgisi, Kürt kimliğini tanımayan ve zamanla derin bir sorun haline gelen asimilasyoncu bir politikadır; bu da bugün hâlâ tartışılan Kürt meselesinin tarihsel zeminini oluşturur,
  • “Atatürk Kürt düşmanıydı, isyanları sadece Kürt oldukları için bastırdı” sloganı, bu karmaşık tabloyu tek renge boyar; bilgi değil, propaganda üretir.

Bu sitede hedef; ne inkâr ne de karalama. Amaç, hem Kürt isyanlarının yaşattığı acıyı, hem de Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun kaygı ve tercihlerini; belgeye bakarak, duyguyu istismara kaçmadan anlatmaktır.

Kaynakça ve Önerilen Okumalar

Bu metin hazırlanırken, özellikle Şeyh Said, Ağrı/Ararat ve Dersim üzerine hem Türkçe hem yabancı akademik çalışmalardan yararlanılmıştır. Seçili bazı kaynaklar:

  • Robert W. Olson, “The Sheikh Sait Rebellion in Turkey (1925)”: İsyanın dini ve milli yönlerini, hilafetin kaldırılması ve Kürt talepleri bağlamında ele alan klasik makale.
  • Çeşitli Ağrı/Ararat isyanı incelemeleri ve ansiklopedi maddeleri: İsyanın Hoybun Cemiyeti, Kürt–Ermeni dayanışması ve bağımsız Kürdistan hedefiyle ilişkisini anlatan çalışmalar.
  • Martin van Bruinessen, “The Suppression of the Dersim Rebellion in Turkey (1937–38)” ve Dersim 1937–38 üzerine araştırmalar: askeri harekâtın seyri, ölüm sayıları ve zorunlu iskân politikaları.
  • Ersin Ülker ve benzeri yazarların erken Cumhuriyet’te Müslüman toplulukların asimilasyonu üzerine makaleleri: iskân politikaları, nüfus mühendisliği ve dil yasaklarını analiz eden çalışmalar.
  • Güncel değerlendirmeler: Türkiye’nin Kürt meselesinin tarihsel arka planını özetleyen analizler; 1920–30’lardaki isyan dalgasını bugünkü çatışma dinamikleriyle ilişkilendiren metinler.