İddia

Sosyal medyada ve bazı popüler anlatılarda Atatürk’ün Osmanlı’ya bakışı şöyle resmedilir:

  • Atatürk Osmanlı’dan nefret ediyordu; sultanları “hain”, imparatorluğu “geri kalmışlık kaynağı” olarak görüyordu.
  • Bu nefretin sonucu olarak saltanatı ve hilafeti kaldırdı, başkenti İstanbul’dan Ankara’ya taşıdı, alfabe ve takvimi değiştirip toplumu Osmanlı–İslâm geçmişinden kopardı.
  • “Bizim tarihimiz 1923’te başlar” dediği, Osmanlı’yı okullardan ve resmî tarihten silmek istediği iddia edilir.
  • Osmanlıca yasağı, Osmanlıca kitaba erişimin zorlaştırılması, cami ve türbelerin kapatılması gibi adımlar; “geçmişi yok etme planı” olarak anlatılır.
  • Hatta kimi söylemlerde, Osmanlı arşivlerinin sistemli şekilde imha edildiği, belgelerin yakıldığı ve yeni neslin bilinçli olarak tarihinden koparıldığı ileri sürülür.

Böylece, Cumhuriyet ile Osmanlı arasındaki ilişki, “sıfırdan kurulan, geçmişine düşman bir rejim” çerçevesinde okunur.

Kısa Cevap

Hem Atatürk’ün konuşmaları ve tarih anlayışı, hem de erken Cumhuriyet’in kurum ve arşiv politikaları birlikte okunduğunda tablo kabaca şöyledir:

  • Atatürk, Osmanlı hanedan rejimine ve son dönem yönetimine sert eleştiriler yöneltmiş; saltanat ve hilafeti yeni ulus-devletin önündeki engeller olarak görmüştür. Bu, hanedana ve siyasî düzene yönelmiş eleştiridir; altı asırlık tarihin tamamına yönelik kör bir nefret değildir.
  • Reform programı, Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e uzanan Osmanlı modernleşmesinin devamı ve radikalleşmiş biçimidir; yani Cumhuriyet, hem kopuştur hem de geç Osmanlı’nın mirasını devralan bir sürekliliktir.
  • 1930’lardaki Türk Tarih Tezi, Osmanlı’yı tümüyle silmez; Osmanlı’yı, Orta Asya’dan beri gelen uzun Türk tarihinin sadece bir “evre”si olarak yeniden konumlandırır. İslâm–Osmanlı merkezli tarih anlatısı terk edilir ama Osmanlı bütünden atılmaz.
  • Osmanlı arşivleri ve belgeleri, Cumhuriyet döneminde Başbakanlık Osmanlı Arşivi adıyla kurumsallaştırılmış, Osmanlı ve Cumhuriyet belgeleri için ulusal arşiv sistemi inşa edilmiştir; bu, “geçmişi silmek”ten çok, onu sınıflandırıp denetim altına alma çabasıdır.
  • Alfabe, dil ve sembol reformları, geçmişi reddetmekten ziyade yeni bir ulusal kimlik ve toplumsal sözleşme kurma girişimidir; elbette ağır sonuçları ve kopuş boyutu vardır, fakat bu kopuş tüm Osmanlı tarihine düşmanlık şeklinde değil, yeni bir merkez inşa etme şeklinde anlaşılmalıdır.

Dolayısıyla mesele “Atatürk Osmanlı’yı seviyor muydu, nefret mi ediyordu?” gibi psikolojik bir sorudan çok; nasıl bir tarih ve siyaset tasavvuru kurduğudur. Bu tasavvurda hanedan düzeni reddedilir, ama Osmanlı bütünüyle çöpe atılmaz.

Ayrıntılı İnceleme

1. Siyasi kopuş: saltanat ve hilafetin kaldırılması

1 Kasım 1922’de saltanat, 3 Mart 1924’te hilafet kaldırıldı. Bu iki karar, Osmanlı düzeniyle en sert kopuşu ifade eder. Atatürk ve arkadaşları, egemenliğin hanedandan millete geçmesini, yeni rejimin varlık şartı olarak görüyordu.

Hem Türkiye İnkılâp Tarihi literatürü hem de hilafetin kaldırılmasına dair son yıllardaki çalışmalar, bu adımların motivasyonunu şöyle özetler: Osmanlı hanedanının I. Dünya Savaşı’ndaki politikaları imparatorluğu çöküşe sürüklemiş; İstanbul Hükümeti, Mondros ve Sevr süreçlerinde işgale boyun eğmiş; Milli Mücadele ise buna bir alternatif olarak doğmuştur. Yeni devlet, meşruiyetini “Osmanlı Hanedanı”ndan değil, TBMM ve milli egemenlik ilkesinden türetmek istemiştir.

Bu siyasi kopuş, çoğu zaman “Atatürk Osmanlı’yı tarihten sildi” şeklinde özetlenir. Oysa tarihçiler, bu adımların hedefinin imparatorluk kurumu ve hanedan olduğunu; Osmanlı’nın kültürel ve kurumsal mirasının önemli bir kısmının, çeşitli biçimlerde Cumhuriyet’e taşındığını vurgular.

2. Devletin devamlılığı: kurumlar ve kadrolar

Erken Cumhuriyet’in kadroları ve kurumları incelendiğinde, dikkat çeken nokta şudur:

  • Ordunun büyük kısmı, Osmanlı Harp Okulu ve Harp Akademisi kökenli subaylardan oluşur.
  • Bürokraside, Babıâli ve çeşitli nezaretlerde yetişmiş memur ve mülkiyelilerin önemli bir bölümü görevine Cumhuriyet’te de devam eder.
  • Ekonomi ve maliye alanında, II. Meşrutiyet ve İttihat ve Terakki döneminde başlayan “millî iktisat”, “devletçilik” tartışmaları, Cumhuriyet’te devletçilik politikasıyla sürer.
  • Atatürk devrimleri, tarihçiler tarafından çoğu kez, Tanzimat ve Meşrutiyet modernleşmesinin radikal devamı olarak tarif edilir; sıfırdan icat değil, hızlandırılmış bir dönüşümdür.

Yani siyasi form değişmiş, hanedan gitmiş, ulusal egemenlik gelmiştir; ama devlet aygıtı ve elit kadrolar açısından Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hatırı sayılır bir süreklilik vardır. “Geçmişi tamamen silmek isteyen” bir rejimin, önce kendi memur ve subay kadrosunu topyekûn tasfiye etmesi beklenirdi; böyle bir kopuş yaşanmamıştır.

3. Tarih anlayışı: Osmanlı’yı reddetmek mi, yeniden konumlandırmak mı?

1930’larda geliştirilen Türk Tarih Tezi, hem Osmanlı merkezli İslâm tarihçiliğine, hem de Avrupa merkezli “Türkleri geç kalmış göçebeler” olarak gösteren şemalara alternatif üretme iddiasındaydı. Atatürk ve çevresi, Türk tarihini Orta Asya’dan başlayıp Hitit, Frig, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet’e uzanan uzun bir süreklilik olarak kurgulamaya çalıştı.

Bu çerçevede:

  • Osmanlı, İslâm merkezli “ümmet tarihi”nin tek odak noktası olmaktan çıkarılır; fakat “Türk tarihinin son büyük imparatorluk safhası” olarak yerini korur.
  • Selçuklu ve beylikler, köprü niteliğinde ara evreler olarak öne çıkarılır; Anadolu Türklüğü, Osmanlı’dan da geriye giden bir köke bağlanır.
  • Okul kitaplarında ve Türk Tarih Kurumu yayınlarında Osmanlı tarihi tamamen atılmaz; fakat yorum dili değişir, eleştirel ve milliyetçi bir çerçeve öne çıkar.

Dolayısıyla, erken Cumhuriyet tarihçiliği Osmanlı’yı “yok” saymak yerine, farklı bir hiyerarşiye yerleştirir: Osmanlı artık kutsal imparatorluk değil, uzun Türk tarihinin bir halkasıdır.

4. Alfabe, dil ve semboller: Kopuş mu, yeni merkez mi?

Harf inkılâbı (1928), dilde sadeleşme ve Osmanlıca’nın resmi alandan çekilmesi; geçmişle bağın koparılması tartışmalarının temel başlıklarındandır. Latin harflerine geçiş, insanların birkaç kuşak içinde eski yazıyı okuyamaz hâle gelmesine yol açmış, bu da Osmanlı belgelerine doğrudan erişimi zorlaştırmıştır.

Atatürk’ün modernleşme programını inceleyen araştırmalar, dil ve alfabe reformlarının üç hedefini öne çıkarır:

  • Okuryazarlığı artırmak ve eğitimde pratik kolaylık sağlamak,
  • Osmanlıca’nın Arapça–Farsça ağırlıklı, saray ve medrese merkezli dil yapısını kırmak,
  • Yeni ulus-devlet için ortak, sade ve “millî” bir dil alanı oluşturmak.

Bu tercihin ağır kültürel bedelleri olduğunu söylemek mümkündür: Eski yazıya erişim dar bir uzman zümreye kalmış, Osmanlıca ile gündelik bağ büyük ölçüde kopmuştur. Ancak alfabe değişikliğini “Osmanlı’ya nefretin kanıtı” olarak değil, devlet–toplum ilişkisini yeniden kurma hamlesi olarak okumak daha isabetlidir; zira aynı dönemde Osmanlı’yı anlatan tarih kitapları yazılmaya, Osmanlı arşivleri düzenlenmeye devam etmektedir.

5. Arşivler, camiler, anıtlar: ne yok oldu, ne kaldı?

“Atatürk Osmanlı arşivlerini yaktırdı, geçmişi sildi” iddiası özellikle sosyal medyada çok yaygındır. Arşiv tarihine bakan çalışmalar ise daha karmaşık bir tablo çiziyor:

  • Osmanlı merkezi arşivi, Cumhuriyet döneminde Başbakanlık Osmanlı Arşivi adıyla teşkilatlandırılmış; Divan-ı Hümâyun, Babıâli, sadaret ve nezaret evrakı bu çatı altında toplanmaya devam etmiştir.
  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e arşivlerin oluşumu üzerine yapılmış çalışmalar, hem Osmanlı hem Cumhuriyet belgelerinin, modern bir milli arşiv sistemi içinde korunup araştırmaya açılması için 20. yüzyıl boyunca çeşitli düzenlemeler yapıldığını gösterir.

Elbette savaşlar, yangınlar, ihmal ve siyasi saiklerle kaybolan, tahrip olan belgeler de vardır; ancak bu, sadece Atatürk dönemiyle sınırlı bir olgu değildir ve “sistemli imha” iddiasını destekleyecek kapsamlı bir kanıt ortaya konamamıştır.

Mimari miras açısından da benzer bir ikilik vardır: Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla bazı yapılar atıl kalmış, satılmış veya yıkılmış; bazıları ise camiye, müzeye ya da başka amaçlara dönüştürülmüştür. Buna karşılık büyük camiler, saraylar, türbeler gibi imparatorluk sembolleri varlığını sürdürmüş; zamanla restorasyon programlarına konu olmuştur. Bu da, “tüm Osmanlı mirasını silmek”ten çok, seçilici bir mesafe alma politikası olduğunu gösterir.

6. Atatürk’ün sözlerinde Osmanlı

Atatürk’ün Osmanlı’ya dair cümleleri tek tek tarandığında, hem sert eleştiriler hem de saygı ifadeleri görülebilir:

  • İmparatorluğun son yüzyılını “yanlış siyaset, maceracı dış politika ve ümmetçi–hanedan merkezli bir yapı” olarak eleştirir; bu yapının milleti felakete sürüklediğini söyler.
  • Öte yandan Osman Gazi, Orhan Gazi, Fatih Sultan Mehmed gibi kurucu ve fetihçi sultanları, Türk tarihinin büyüklüğünü gösteren örnekler olarak anmaktan kaçınmaz; onu rahatsız eden, daha çok son dönem yönetim anlayışıdır.

Bu ikili ton, aslında yeni rejimin Osmanlı ile kurduğu ilişkinin özeti gibidir: Saygılı bir mesafe ve seçici bir eleştiri. Ne topyekûn bir lanetleme, ne de eski rejimi olduğu gibi sürdürme.

7. Sonuç: Kin değil, köklü bir mesafe

Toparlarsak:

  • Atatürk ve Cumhuriyet kadroları, Osmanlı hanedan rejimiyle siyasi ve hukuki kopuş hedeflemiş; saltanat ve hilafeti kaldırmış, yeni bir ulus-devlet inşa etmiştir.
  • Bu kopuş, kurumlar, kadrolar, arşivler ve tarih yazımı düzeyinde aynı derecede “silme” anlamına gelmez; Osmanlı mirası önemli ölçüde devralınmış, yeniden yorumlanmıştır.
  • Türk Tarih Tezi ve modernleşme reformları, Osmanlı’yı reddetmekten ziyade, onu uzun Türk tarihinin bir halkası olarak konumlandırıp yeni bir kimlik merkezi oluşturmayı amaçlar.
  • Alfabe, dil ve sembol politikaları geçmişle bağı zayıflatmış; bu yönüyle ciddi bir kültürel kopuş yaratmıştır. Ancak bu kopuşun temel motivasyonu, “Osmanlı’ya kin”den çok, modern, seküler ve ulusal bir siyasal toplum kurma arzusudur.

Bu sayfanın önerdiği okuma şudur: “Atatürk Osmanlı düşmanıydı, geçmişi silmek istedi” iddiası, karmaşık bir dönüşüm sürecini psikolojik bir slogana indirger. Daha gerçekçi olan; Atatürk’ü, Osmanlı mirasıyla hem hesaplaşan hem de ondan beslenen bir kurucu eleştirmen olarak görmektir.

Kaynakça ve Önerilen Okumalar

Bu metin hazırlanırken, Atatürk’ün Osmanlı’ya bakışı, erken Cumhuriyet tarih yazımı ve arşiv çalışmaları üzerine hem akademik hem de popüler kaynaklardan yararlanılmıştır. Öne çıkan bazı başlıklar:

  • “Mustafa Kemal Atatürk” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi: Atatürk’ün Osmanlı tarihi hakkındaki değerlendirmeleri, tarihçiliği ve Türk Tarih Tezi ile ilişkisi.
  • “Türk Tarih Tezi” maddesi ve konuya dair makaleler: Osmanlı merkezli İslâm tarih anlatısından millî tarih anlatısına geçiş, Osmanlı’nın bu uzun hatta nasıl konumlandırıldığı.
  • “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı” türü çalışmalar: erken Cumhuriyet düşünürlerinin Osmanlı geçmişine bakışı, kopuş ve süreklilik tartışmaları.
  • “Atatürk’ün Devrimleri” ve benzeri özetler: reformların Tanzimat ve II. Meşrutiyet modernleşmesiyle ilişkisi; siyasi kopuş ile kurumsal sürekliliğin birlikte var oluşu.
  • Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve Türkiye’de arşivlerin oluşumu üzerine çalışmalar: Osmanlı ve Cumhuriyet belgelerinin aynı milli arşiv sistemi içinde korunması ve araştırmaya açılması süreci.
  • Hilafetin kaldırılması ve laiklik tartışmaları üzerine son dönem literatürü: siyasi kararın iç ve dış şartları, İslâm–Osmanlı mirasıyla kurulan mesafenin anlamı.