İddia

Popüler dinî–söylentisel anlatılarda şu tür cümlelerle karşılaşılır:

  • “Toprak Atatürk’ü kabul etmedi, mezar kazdıkça toprak kapandı; bu yüzden betona gömmek zorunda kaldılar.”
  • “Atatürk’ü normal Müslüman mezarlığına gömmek istediler ama toprak kabul etmeyince Anıtkabir’i yaptılar ve beton içine hapsettiler.”
  • “Anıtkabir’de hiç toprak yok, tamamen betonun içinde duruyor; bu da onun imanının olmadığının işaretidir.”
  • “İyi insanların cesetlerini toprak hemen kabul eder, kötülerin cesedini dışarı atar; Atatürk’ün betonda olması da bunu ispatlar.”

Sosyal medyada, sohbet ortamlarında ve bazı forumlarda dolaşan bu anlatı, “toprağın kabul etmediği ceset” motifini Atatürk’e uygulayarak, onu dinî açıdan mahkûm etmeye çalışan bir efsane şeklinde dolaşıma sokulmaktadır.

Kısa Cevap

Atatürk’ün defin sürecine dair resmî kayıtlar, Anıtkabir’in mimarî planları ve 1953’te mezar odasında bulunan tanıkların anlatımları bir arada okunduğunda tablo kabaca şöyledir:

  • Atatürk’ün naaşı 1938’de Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabre yerleştirilmiş, Anıtkabir tamamlanana kadar burada kalmıştır.
  • 10 Kasım 1953’te naaş, törenle Anıtkabir’e nakledilmiş, Şeref Holü’nün altında yer alan mezar odasındaki toprak mezara defnedilmiştir; defin sırasında Türkiyeli tanıklar bizzat toprağın Atatürk’ün üzerine kapatıldığını, ardından Türkiye’nin çeşitli yerlerinden getirilen toprakların mezara serpildiğini anlatır.
  • Anıtkabir’de üstte görülen 40 tonluk lahit taş, semboliktir; naaş onun altında, daha aşağıda bulunan sekizgen planlı mezar odasında, toprakla temas halindeki bir kabirde durmaktadır.
  • Mezar odasının etrafında Türkiye’nin bütün illerinden, Selanik’ten, Zübeyde Hanım’ın memleketinden ve bazı şehitliklerden getirilen topraklar, kaplar içinde bulundurulmaktadır; yani sembolik düzeyde de “topraktan koparma” değil, aksine bütün Anadolu toprağıyla kuşatma fikri öne çıkar.
  • “Toprak kabul etmedi, o yüzden beton” anlatısı; tarihî bir belgeye, resmî rapora veya dönemin tanıklarına değil, sonradan üretilmiş dinî–söylentisel bir motife dayanır. Bu motif, başka kişiler için de kullanılır; Atatürk özelinde bilimsel bir dayanağı yoktur.

Kısacası: Atatürk’ün naaşı toprağa verilmiştir. Beton; Anıtkabir’in taşıyıcı yapısında ve mezar odasının mimarisinde kullanılan modern bir malzemedir. “Toprak kabul etmedi” ifadesi ise tarihsel değil, ideolojik bir masaldır.

Ayrıntılı İnceleme

1. İddianın kaynağı: ‘toprak kabul etmedi’ motifi

“Toprağın cesedi kabul etmemesi” motifi, sadece Atatürk için kullanılan bir söylem değildir. Halk arasında, günahkâr veya imansız olduğu iddia edilen herkes için şu tür cümleler dolaşır: “Mezar kazdıkça doldu”, “Ceset dışarı fırladı”, “Toprak kabri kabul etmedi” vb. Bu motif, dinî–halk anlatısıdır; tarihsel bir olayın tutanaklı kaydı değil, ahlaki mesaj içeren bir hikâye formudur.

İnternette, sözlüklerde ve forumlarda bu iddianın Atatürk’e uyarlanmış hâli sıkça tekrarlanır; ancak bu tekrarlarda dayanak olarak gösterilen somut bir belge, resmî rapor veya mezar odasında bulunmuş bir tanıklık sunulmaz. Söylem, “birinden duydum” düzeyinde kalmaktadır.

2. Atatürk’ün naaşının yolculuğu: Dolmabahçe’den Anıtkabir’e

Atatürk, 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefat etti. İstanbul’da yapılan törenlerin ardından naaşı top arabasıyla Sarayburnu’na, oradan Yavuz zırhlısıyla İzmit’e, trenle de Ankara’ya getirildi. 21 Kasım 1938’de Ankara’da yapılan devlet töreni sonrası naaşı, Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabre yerleştirildi.

Anıtkabir’in inşası bitene kadar Atatürk’ün naaşı burada kaldı; bu süre yaklaşık 15 yıldır. Kaynaklar, naaşın bu süreçte özel bir tıbbi işlemle korunduğunu, tabutun 1953’te Anıtkabir’e nakil öncesinde açıldığını ve gerekli dini ritüellerle tekrar kefenlenip hazırlandığını aktarır.

3. 1953’te defin: tanık anlatımı ve toprağa gömülme

10 Kasım 1953’te, Atatürk’ün ölümünün 15. yıldönümünde naaş Anıtkabir’e taşındı. Etnografya Müzesi’nden başlayan kortej, Anıtkabir’e kadar yürüdü; burada devlet erkânı ve halkın katılımıyla büyük bir tören yapıldı.

O gün, mezar odasında bizzat bulunan tanıklardan biri, daha sonra şunları anlatır (özetle):

  • Tabut Anıtkabir’in altındaki mezar odasına vinçle indirildi.
  • İçeride sınırlı sayıda kişi vardı: Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı, bazı bakanlar, vali, belediye başkanı, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım, manevi oğlu ve bir grup temsilci.
  • Madeni tabut açıldı, Atatürk’ün kefenli naaşı çıkarıldı.
  • “Toprak kazınmıştı. Atatürk’ü toprağın içine yerleştirdiler. Toprak kapatıldı. Askerler mezarın üzerinin örtülmesine yardım etti.”
  • Sonra Türkiye’nin çeşitli yerlerinden getirilen topraklar mezara serpildi: Selanik’ten, Zübeyde Hanım’ın memleketinden, Kıbrıs’tan, başka illerden getirilen keseler kabrin toprağına döküldü.

Bu detaylı tanıklık, Atatürk’ün naaşının fiilen toprağa yerleştirildiğini, toprağın kapatıldığını ve üzerine çeşitli yerlerden getirilen toprakların serpildiğini açıkça ifade eder.

4. Anıtkabir’in mezar odası: beton mu, toprak mı?

Anıtkabir mimarî olarak iki seviyeden oluşur:

  • Üstte, Şeref Holü denilen kısımda herkesin gördüğü büyük lahit taş bulunur. Bu taş semboliktir; Atatürk’ün naaşı burada değildir.
  • Bu lahdin tam altında, alt katta sekizgen planlı bir mezar odası vardır. Gerçek mezar bu odadadır.

Resmî tanımlarda, Atatürk’ün naaşının Şeref Holü’ndeki sembolik lahdin altında yer alan mezar odasında bulunduğu açıkça belirtilir. Mezar odasının etrafında, Türkiye’nin illerinden, Selanik’ten, Kıbrıs’tan, şehitliklerden getirilen toprakların konulduğu kaplar yer alır; bazı kaynaklar, sayının o dönemin il sayısı ve bazı sembolik mekânlarla birlikte belirlendiğini aktarır.

Bu düzen, “betonla çevrili, topraksız bir hapis”ten ziyade; tam tersine, Atatürk’ü Türkiye toprağının bütünüyle sembolik bir birlik içinde gösterme fikrine dayanır.

5. ‘Betona gömüldü, hiç toprağa değmedi’ iddiasına cevap

“Betona gömüldü” ifadesinde iki ayrı şey birbirine karıştırılır:

  • Birincisi, Anıtkabir’in bir betonarme yapı olmasıdır. Çağdaş anıtsal binaların çoğu gibi Anıtkabir’in de taşıyıcı sistemi betondur; dış yüzeyler traverten ve mermerle kaplanmıştır.
  • İkincisi ise, mezar odasının içinde, lahit veya kabir yapısında taş–beton kullanılmasıdır. Bu, modern devlet adamlarının türbelerinde sıkça görülen, mimarî–güvenlik gerekçeli bir tercihtir; tek örnek Atatürk değildir.

Buna karşılık tanıklıklar, mezar odasında bizzat kazılmış toprak bir kabir bulunduğunu; naaşın bu kabre konduğunu, toprağın kapatıldığını ve üzerine farklı bölgelerden getirilen toprakların serpildiğini anlatır. Yani: “Hiç toprak yok, tamamen betonda asılı duruyor” iddiası, defin işleminin belgelenmiş anlatılarıyla çelişmektedir.

6. İslâmî açıdan: lahd, türbe ve kabir meselesi

İslâm fıkhında cenazenin toprağa gömülmesi esastır; ancak bu, mutlaka “üzeri tamamen açık, sade bir çukur” anlamına gelmez. Klasik fıkıhta lahd (yan niş) ve şak (dikdörtgen çukur) gibi kabir tipleri ayrıntılı şekilde anlatılır; lahit biçimli, duvarı taşla örülmüş, hatta üzeri tonozla kapatılmış mezarlar tarih boyunca kullanılagelmiştir.

Yine İslâm dünyasında türbeler, yatırlar, tarikat büyüklerinin ve sultanların kabirleri çoğu zaman binaların içinde, taş/tuğla/mermer yapılardır; ama bu, içerideki kabirde toprağa hiç değmedikleri anlamına gelmez. Tartışma daha çok mezarın üstüne anıt inşa edilip edilmemesi üzerinedir; “toprak kabul etmedi” gibi metafizik iddialar, fikıh kitaplarından ziyade halk inancı kaynaklıdır.

7. Sonuç: Mit ve gerçek arasındaki çizgi

Toparlarsak:

  • Atatürk’ün defin süreci; 1938–1953 arasında Etnografya Müzesi’nde geçici kabirde beklemesi, 1953’te Anıtkabir’e taşınması ve mezar odasında toprağa verilmesiyle belgelenmiş bir tarihsel olaydır.
  • Anıtkabir, betonarme bir anıt olmakla birlikte; içinde toprağa kazılmış bir kabir ve çevresinde Türkiye’nin çeşitli yerlerinden getirilmiş toprakların yer aldığı sembolik bir düzen barındırır.
  • “Toprak kabul etmedi, o yüzden betona gömüldü” anlatısı; resmi kaynağı olmayan, sonradan üretilmiş dinî–söylentisel bir motiftir. Tarihsel belgelerle ve tanık anlatılarıyla uyuşmamaktadır.

Bu sebeple, Atatürk’ün naaşı üzerinden “toprak kabul etmedi” gibi metafizik iddialar üretmek, hem İslâmî kabir anlayışını hem de somut tarih bilgisini istismar eden bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Sağlıklı olan; olayı sloganlarla değil, defin kronolojisi, mimarî gerçekler ve tanıklıklar üzerinden okumaktır.

Kaynakça ve Önerilen Okumalar

Bu metin hazırlanırken, Atatürk’ün cenaze ve defin süreci, Anıtkabir’in mimarisi ve halk arasındaki söylentiler hakkında çeşitli kaynaklardan yararlanılmıştır. Öne çıkan bazı başlıklar:

  • “Death and state funeral of Mustafa Kemal Atatürk” maddesi: Naaşın 1938–1953 arasında Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabirde kalışı ve 1953’te Anıtkabir’e nakli.
  • “Anıtkabir” maddeleri (Türkçe ve İngilizce): Şeref Holü’ndeki sembolik lahit, alt kattaki mezar odası, anıtın betonarme yapısı ve genel mimarî yerleşim.
  • Anıtkabir ve mezar odasına dair tanıtım yazıları: Sekizgen planlı mezar odası, lahdin altındaki gerçek kabir ve çevresine yerleştirilen toprak kapları.
  • Yekta Güngör Özden röportajı (“Atatürk’ü toprağa veren hayattaki son tanık”): 1953’te mezar odasında bulunan tanığın, naaşın toprağa yerleştirilmesi ve üzerine çeşitli yerlerden getirilen toprakların serpilmesi anlatımı.
  • Ayasofya ve Anıtkabir üzerine mimarî–sembolik analizler (C.S. Wilson ve diğerleri): Anıtkabir’in ulusal hafıza içindeki yeri, mezar–anıt ayrımı, sembolik dil.
  • İnternet sözlük ve forum tartışmaları: “Toprağın Atatürk’ü kabul etmediği” iddiasının belgeye değil, kulaktan dolma bir halk anlatısına dayandığını gösteren popüler söylem örnekleri.