İddia
Özellikle muhafazakâr–İslamcı çevrelerde ve bazı popüler vaaz–sohbet ortamlarında şu tür cümleler sık duyulur:
- “Bu milletin dinini elinden alan, nesilleri imansız bırakan Atatürk’tür; bozulmanın kökü 1923’tür.”
- “Şapka, balo, dans, içki, kumar, çıplaklık… Hepsini Atatürk getirdi; ahlakı o çökertti.”
- “Medreseleri, tekke ve zaviyeleri kapattı; din eğitimini yasakladı. Bugünkü dinsiz gençliğin sorumlusu odur.”
- “Aile kanunlarını değiştirip kadın–erkek ilişkilerini bozdu; boşanma arttı, aile dağıldı. Temel hata Cumhuriyet’te.”
- “Laiklik adı altında Allah’ın hükmünü devre dışı bıraktı; bugün sokakların hali, diziler, internet, ahlak çöküşü hep bu temelden geliyor.”
Bu söylem, bugünkü her türlü toplumsal problem için, 100 yıl önce yaşamış tek bir kişiyi “ilk günah”ın faili olarak işaret eder; böylece hem tarih basitleştirilir, hem de güncel aktörlerin sorumluluğu gölgede bırakılır.
Kısa Cevap
Tarihsel kronolojiye ve toplumsal değişimin temel dinamiklerine baktığımızda tablo kabaca şöyledir:
- Osmanlı’nın son yüzyılından beri “din bozuldu, ahlak çöktü, gençlik elden gidiyor” şikâyeti her kuşakta tekrar eder; bu, sadece Cumhuriyet’e özgü bir yakınma değildir.
- Cumhuriyet’in ilk yılları, ağır savaş yıkımı ve yoksulluk ortamında, “çalışkanlık, dürüstlük, fedakârlık” vurgulu ahlakçı bir devlet diliyle yürümüştür; Atatürk’ün konuşmalarında “Türk milletinin yüksek ahlakı” sık sık vurgulanır.
- Bugün “bozulma” diye şikâyet edilen pek çok olgu (kitlesel şehirleşme, televizyon ve internet kültürü, tüketimcilik, popüler eğlence endüstrisi, küresel kapitalizm vb.) Atatürk’ün ölümünden çok sonra, özellikle 1950 sonrası ve 1980 sonrası süreçlerde yoğunlaşmıştır.
- Laik hukuk sistemi, içki ve kumarı serbest bırakmış değildir; aksine ceza ve vergi hukuku içinde düzenleyici/ sınırlayıcı hükümlerle varlığını sürdürmüştür. Aile hukuku ise çok eşliliği yasaklayarak, çocuk evliliklerini sınırlayarak “ahlak zayıflaması” değil, pek çok durumda daha koruyucu bir çerçeve getirmiştir.
- 1950’lerden bugüne, uzun dönemli muhafazakâr iktidar deneyimleri, imam hatiplerin, Kur’an kurslarının, dinî yayıncılığın genişlemesi, Diyanet’in büyümesi gibi süreçler de bu ülkenin gerçeğidir. Eğer bugün gerçekten ağır bir bozulma varsa, bunu yalnızca 1920’lere yıkmak; bugünün yönetenlerini, medyasını, iş dünyasını, cemaat ve tarikatlarını sorumluluktan muaf kılmanın kolaycılığıdır.
Yani: Bugünkü sorunların tamamını Atatürk’e fatura eden söylem, tarihsel ve sosyolojik olarak savunulabilir olmaktan çok, güncel öfkeyi geçmişe boşaltan bir günah keçisi kurgusudur.
Ayrıntılı İnceleme
1. “Ahlak bozuldu” yakınması ne zaman başladı?
Tarih kitapları, hatıratlar ve vaaz metinleri tarandığında, “gençlik elden gidiyor, ahlak bozuldu, eskiden böyle değildi” cümlelerinin sadece 2000’lere ya da Cumhuriyet’e özgü olmadığını görürüz. 19. yüzyıl Osmanlı’sında da benzer şikâyetler vardır:
- Alafranga eğlenceler, tiyatro ve kahvehaneler üzerine yakınmalar,
- İstanbul’da açılan meyhaneler, batakhaneler, kumar ve fuhuş ortamları hakkında feryatlar,
- “Medrese talebesi bozuldu, ulema dünya ehli oldu” şikâyetleri…
Yani “ahlak bozuldu” cümlesi, her dönemin muhafazakâr refleksidir. Her kuşak kendi gençliğini daha “savruk”, kendi çocukluğunu daha “temiz” görme eğilimindedir. Bu insanî psikolojiyi hesaba katmadan, tek bir dönemi “başlangıç noktası” ilan etmek zaten baştan sorunludur.
2. Atatürk neyi hedefliyordu: Ahlaksızlık mı, farklı bir ahlak mı?
Atatürk’ün konuşmaları, Nutuk’taki vurgular ve eğitim politikası incelendiğinde, karşımıza “ahlaksızlık projesi” değil, seküler ama fazilet merkezli bir ahlak anlayışı çıkar. Sık tekrar ettiği cümlelerden biri, “Türk milletinin karakteri yüksektir” ifadesidir; başka konuşmalarında da:
- doğruluk,
- çalışkanlık,
- vatan sevgisi,
- israf ve gösterişten kaçınma
gibi başlıkları “millî ahlak”ın unsurları olarak öne çıkarır.
Din–devlet ilişkisi açısından yaptığı şey ise özetle şudur:
- Şeriye ve Evkaf Vekâleti’ni kaldırıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığını kurmak; yani din hizmetlerini kontrolsüz bir ruhban zümreye değil, devlet içinde tanımlı bir kuruma bağlamak.
- Tekke ve zaviyeleri kapatarak, çok başlı otorite ve istismara açık tarikat yapıları yerine, din hizmetini cami ve Diyanet üzerinden yürütmek.
- Eğitimi Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile birleştirip, medrese–mektep ikiliğini bitirmek; din derslerini okul sisteminde belli bir çerçeveye oturtmak (daha sonra din derslerinin kaldırılıp tekrar konulması, Atatürk sonrası dönemlerin tercihidir).
Yani hedef, dinin toplumsal hayattaki yerini sıfırlamak değil, onu modern ulus-devlet mantığına göre yeniden düzenlemektir. Buna katılmak zorunda değilsiniz; ama “milleti imansızlaştırma komplosu” diye anlatmak da isabetli değildir.
3. Aile, kadın, hukuk ve ahlak
Ahlak tartışmalarında en çok hedef gösterilen alanlardan biri, aile hukuku ve kadın–erkek ilişkileridir. Eleştiriler genelde şöyle özetlenir: “Kadını açtı, evden çıkardı, aileyi dağıttı.” Oysa hukuk metinlerine bakıldığında, 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu’nun getirdiği başlıca değişiklikler şunlardır:
- Tek eşlilik esas haline getirilmiş, çok eşlilik yasaklanmıştır.
- Resmî nikâh zorunlu kılınarak gizli evliliklerin, çocuk yaşta ve kayıt dışı birlikteliklerin önüne geçilmek istenmiştir.
- Boşanma, belli şart ve prosedürlere bağlanmış; keyfî “boş ol” uygulamalarının önüne set çekilmiştir.
- Mirasta kadın–erkek arasında daha dengeli bir paylaşım hedeflenmiştir.
Bu düzenlemeler, sadece “ahlak bozulması” diye okunamaz; pek çok kadın ve çocuk açısından, daha güvenli ve adil bir aile düzenine kapı aralamıştır. Elbette, şehirleşme, eğitim ve iş hayatına katılım gibi süreçlerle birlikte aile yapısı değişmiştir; ama bu değişimin tamamını “Atatürk ahlakı bozdu” diye açıklamak, hem karmaşık nedenleri görmezden gelir, hem de hukukun koruyucu yönlerini yok sayar.
4. Asıl kırılmalar ne zaman yaşandı?
Bugün “ahlak bozulması” denildiğinde akla gelen başlıklar nelerdir? Televizyon dizileri, sosyal medya, internet pornografisi, uyuşturucu, büyük şehirlerin gece hayatı, AVM kültürü, kredi kartı borçluluğu, vahşi tüketim… Bu olguların hemen hepsi, 1950 sonrası (özellikle de 1980 sonrası) dünyaya aittir.
Kaba bir kronoloji:
- 1950’ler: Demokrat Parti dönemi, hızlı şehirleşme, gecekondu mahalleleri, radyonun yaygınlaşması.
- 1960–70’ler: Sinema ve pop müzik kültürü, siyasal kutuplaşma, sendikal hareketler, gençlik hareketleri.
- 1980 sonrası: Neoliberal ekonomi, özel televizyonlar, renkli medya, reklamcılık, tüketim ideolojisinin yükselişi.
- 2000 sonrası: Uydu kanalları, internet, sosyal medya, akıllı telefonlar, küresel pop kültürünün kesintisiz akışı.
Bütün bu süreçler, sadece Türkiye’ye özgü değil; dünyanın pek çok ülkesinde “ahlak bozulması” tartışmaları yaratmıştır. Yani karşımızda, tek bir kişinin kararıyla başlamış değil, küresel kapitalizmin ve teknolojinin taşıdığı dev bir dalga vardır.
5. Muhafazakâr iktidarlar, yaygın din eğitimi ve sorumluluk meselesi
Türkiye’de 1950’den itibaren (özellikle de 1980 sonrası) uzun süreler boyunca muhafazakâr partiler iktidarda olmuştur. Aynı dönemde:
- İmam hatip okullarının sayısı katlanarak artmış,
- Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi ve personeli büyümüş,
- Kur’an kursları, dinî yayıncılık, cemaat ve tarikat ağları genişlemiş,
- “Dindar nesil” söylemleri siyaset diline yerleşmiştir.
Buna rağmen bugün hâlâ “ahlak bozulması”ndan şikâyet ediliyorsa, soruyu sadece “Atatürk ne yaptı?” üzerinden sormak yerine, bugünün siyasal, ekonomik ve dinî aktörlerinin ne yaptığına, ne yapmadığına da bakmak gerekir.
“Her şeyin sebebi Atatürk” demek, bir yandan sevmedikleri Cumhuriyet mirasını hedef tahtasına koyarken, diğer yandan bugünkü güç sahiplerini, cemaatleri, medya patronlarını, iş dünyasını, hatta bireysel sorumlulukları tartışmanın dışına iten kullanışlı bir kalkan işlevi görür.
6. Din, ahlak ve özgür irade
İslâmî açıdan bakıldığında bile, bir toplumun ahlakî durumunu tek bir kişiye bağlamak problemli bir yorumdur. Temel kabul şudur: Her insan kendi fiilinden sorumludur; her neslin imtihanı kendisinedir. Eğer bugün gerçekten ağır bir ahlakî çürümeden söz edilecekse, bunun en azından bir kısmı:
- bireylerin tercihleri,
- ailelerin çocuk yetiştirme tarzı,
- devletin ve toplumun adalet, gelir dağılımı, fırsat eşitliği gibi konulardaki sicili
ile açıklanmak zorundadır. Tüm bu karmaşık tabloyu tek bir isme indirgemek, hem dinî sorumluluk anlayışını çarpıtır, hem de sosyolojiyi karikatürleştirir.
7. Sonuç: Günah keçisi yaratmak mı, yüzleşmek mi?
Özetle:
- Atatürk ve Cumhuriyet kadroları, din–devlet ilişkisini ve toplumsal yapıyı kökten değiştiren, tartışmaya açık, hatalı–doğru yönleri olan büyük bir modernleşme projesi yürütmüşlerdir.
- Bu projenin bazı sonuçları, muhafazakâr kesimlerce “ahlak erozyonu” olarak okunabilir; bu yorumun kendisi tartışılabilir ama baştan gayrimeşru değildir.
- Ancak bugünkü din, ahlak ve toplum problemlerinin tamamını “Atatürk yaptı” diye açıklamak, tarihsel olarak yanlıştır ve güncel sorumluluktan kaçıştır.
- Daha sağlıklı bir yaklaşım; hem Cumhuriyet’in hatalarını hem başarılarını, hem de bugün yaşayan kuşakların ve iktidarların sorumluluğunu aynı çerçevede konuşmayı gerektirir.
Bu sayfanın amacı, Atatürk’ü “melek” veya “şeytan” ilan etmek değil; din ve ahlak tartışmasını, sloganların ötesine taşıyıp tarihsel bağlam, toplumsal süreç ve bireysel sorumluluk zeminine oturtmaktır.
Kaynakça ve Önerilen Okumalar
Bu metin hazırlanırken, Türkiye’de modernleşme, din–devlet ilişkisi, ahlak tartışmaları ve muhafazakâr söylemler üzerine hem tarih hem sosyoloji literatüründen yararlanılmıştır. Öne çıkan bazı başlıklar:
- Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi: Geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e siyasal ve toplumsal dönüşümün uzun dönemli analizi.
- Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma: Osmanlı’dan itibaren laikleşme, eğitim, hukuk ve ahlak tartışmalarının tarihsel arka planı.
- Şerif Mardin’in merkez–çevre, din ve ideoloji üzerine çalışmaları: Osmanlı–Cumhuriyet çizgisinde muhafazakâr ve İslamcı söylemin dönüşümü.
- İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı ve Osmanlı’nın son dönemine dair eserleri: Tanzimat’tan itibaren “ahlak bozulması” yakınmalarının tarihsel bağlamı.
- Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş ve görevlerine ilişkin resmî yayınlar: Cumhuriyet’in din hizmetlerine bakışı ve kurumsal çerçevesi.
- 1980 sonrası Türkiye’de muhafazakârlaşma, popüler kültür ve ahlak söylemlerini inceleyen sosyoloji ve ilahiyat makaleleri.