İddia
Bazı çevrelerde, Kurtuluş Savaşı ve özellikle Büyük Taarruz şöyle anlatılır:
- Atatürk’ün “dahi kumandan” olarak sunulması abartıdır; aslında asıl savaşan İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve sahadaki diğer komutanlardır; Atatürk sadece “imza atan siyasetçi”dir.
- Büyük Taarruz’un askerî planı zaten Genelkurmay’ın çalışmasıdır; Atatürk’ün rolü, sonradan yazılan Nutuk ve resmî tarih tarafından şişirilmiştir.
- “Kocatepe’de sabaha kadar sigara içip düşünüp taarruz planını çizen deha” gibi anlatılar, gerçek savaşın karmaşasını gizleyen romantik masallardır.
- Zafer, bilinçli, örgütlü bir stratejiden çok, “Yunan ordusunun kendi kendine çökmesi” sayesinde kazanılmıştır; buna rağmen bütün övgü Atatürk’e yazılmıştır.
- Resmî törenler, anıtlar, bayramlar ve ders kitaplarıyla Atatürk etrafında bir “kahramanlık kültü” inşa edilmiş; savaşın kolektif niteliği ve diğer aktörler gölgede bırakılmıştır.
Böylece, “Atatürk savaşta gerçekten ne yaptı?” sorusu, “aslında pek bir şey yapmadı, sadece efsanesi büyütüldü” gibi indirgemeci bir cevaba bağlanır.
Kısa Cevap
Hem dönemin resmî belgeleri hem de çağdaş tarihçilik birlikte okunduğunda tablo kabaca şöyledir:
- Mustafa Kemal, 5 Ağustos 1921’den itibaren Başkomutan olarak ordunun en üst askerî ve siyasî sorumlusudur; Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos – 13 Eylül 1921) ve Büyük Taarruz (26 Ağustos – 9 Eylül 1922) bu sıfatla sevk ve idare ettiği savaşlardır.
- Büyük Taarruz, bir kişinin ilhamıyla değil; Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve diğer komutanların yer aldığı bir ekip tarafından hazırlanmış, fakat siyasi ve askerî son karar Başkomutan’a ait olmuştur.
- Bununla birlikte, Kurtuluş Savaşı’nın resmî anlatısında Atatürk’ün rolü gerçekten de merkeze çekilmiş, Nutuk ve Kemalist tarih yazımıyla diğer aktörlerin payı görece arka planda kalmıştır.
- Ancak bu “kişilik kültü” ve anlatı tercihi, savaşın kendisini ya da Atatürk’ün fiilî rolünü uydurma hâline getirmez; sadece vurgunun dağılımını tartışmalı kılar.
- Büyük Taarruz, on binlerce askerin çatıştığı, binlercesinin öldüğü gerçek bir askerî harekâttır; Dumlupınar Muharebesi tek başına binlerce kayba mal olmuştur. “Zaten Yunan ordusu çökmüştü, savaş da yoktu” söylemi, bu ölçek ve kayıplarla bağdaşmaz.
Kısacası: Evet, resmî tarih ve tören dili Atatürk’ü merkeze alan bir kahramanlık anlatısı kurmuştur. Ama bu, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndaki gerçek liderlik rolünü sıfırlamaz; tartışılması gereken, “olayların kendisi” değil, “bu olayların nasıl anlatıldığıdır.”
Ayrıntılı İnceleme
1. Kurtuluş Savaşı’na nasıl bir liderlik etti?
Türk Kurtuluş Savaşı (1919–1923), işgal altındaki bir imparatorluk bakiyesinden yeni bir ulus-devlet çıkaran, çok cepheli bir mücadeledir. Mustafa Kemal, 1919’da Samsun’a çıkışından itibaren, İstanbul Hükümeti’nden kopan millî hareketin örgütleyici lideri ve Ankara’da kurulan TBMM’nin fiilî başıdır.
Savaşın seyri boyunca:
- TBMM’de hem siyasî liderlik yapar,
- Orduyu yeniden kurma sürecini yönlendirir,
- İtilaf Devletleri ve Sovyet Rusya ile diplomasi yürütür,
- Batı Cephesi’ndeki kritik kararları, ilgili komutanlarla birlikte alır.
Yani rolü sadece “imza atan bir cumhurbaşkanı” değil; siyasi, askerî ve diplomatik düzeyde çok merkezli bir liderliktir. Bu, diğer komutanların ve kadroların önemini azaltmaz; resme geniş açıdan bakmayı gerektirir.
2. Sakarya’dan Büyük Taarruz’a: Başkomutanlık dönemi
5 Ağustos 1921’de çıkarılan Başkomutanlık Kanunu ile Mustafa Kemal, TBMM adına ordunun başına geçer.
Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos – 13 Eylül 1921):
- Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın sahadaki sevk ve idaresiyle,
- Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın planlama ve koordinasyonuyla,
- Mustafa Kemal’in Başkomutan olarak stratejik geri çekilme, savunma hattının seçimi (Sakarya’nın doğusu) ve “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” gibi moral ve doktrin etkisi yüksek kararlarıyla
yürütülür. Savaş, Yunan ordusunun ileri harekâtının durdurulup geri atılmasıyla sonuçlanır.
Sakarya’dan sonra bir yıl boyunca Büyük Taarruz hazırlanır; ordu toparlanır, cephane ve lojistik eksikleri kapatılmaya çalışılır. İngiliz, Fransız ve İtalyanların Anadolu’ya yeni asker gönderme isteği olmadığı, savaşın fiilen Türk–Yunan eksenine sıkıştığı görülür.
3. Büyük Taarruz ve Dumlupınar: Sadece bir “mit” mi?
Büyük Taarruz, 26 Ağustos 1922 sabahı Afyon-Kocatepe hattından açılan topçu ateşiyle başlar. Başkomutan Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile birlikte Kocatepe’de taarruzu sevk ve idare eder.
Harekâtın ana safhaları:
- 26–27 Ağustos: Türk birlikleri Yunan cephe hattını yarar; bazı kritik tepeler ele geçirilir.
- 26–30 Ağustos: Dumlupınar Meydan Muharebesi ile Yunan ordusunun büyük kısmı kuşatılıp imha edilir; 30 Ağustos, “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” olarak anılır.
- 9 Eylül: Türk ordusu İzmir’e girer; 18 Eylül’de son Yunan birlikleri Anadolu’dan çekilir.
Dönemin kaynaklarına göre, Dumlupınar ve Büyük Taarruz sürecinde Türk tarafı on binlerce kayıp verir (öldü, yaralı, kayıp); Yunan ordusunun kayıpları da benzer düzeydedir.
Bu çapta bir çatışmayı, “zaten Yunan ordusu çökmüştü, savaş yoktu” diye açıklamak, hem askerî gerçeklikle hem de o günün raporlarıyla uyuşmaz. Evet, Yunan ordusunun moral bozukluğu, iç siyasî krizleri ve lojistik sorunları vardır; ama bunlar, Türk tarafının yürüttüğü planlı taarruzu ve sahadaki ağır çatışmayı ortadan kaldırmaz.
4. Kolektif savaş, kişisel liderlik
Modern tarih yazımında genel kabul, Kurtuluş Savaşı’nın bir “Atatürk tek başına her şeyi yaptı” hikâyesi olmadığı; kolektif bir mücadele olduğudur:
- Sahada İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Refet Paşa, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa gibi komutanlar;
- Yerel direniş örgütleri, milisler, çeteler ve Kuva-yı Milliye unsurları;
- TBMM’de Meclis hükümeti ve farklı siyasî gruplar;
- Binlerce isimsiz asker, köylü, kadın ve lojistik destekçi
bu savaşın gerçek aktörleridir. Atatürk, bu resmin içinde, hem askerî üst komuta, hem siyasî liderlik hem de uluslararası temsil düzeyinde merkezi bir düğüm noktasıdır.
Yani eleştiri doğru ayarlandığında şöyle denebilir:
- “Resmî anlatı, bu kolektif mücadelenin diğer unsurlarını gölgeledi, Atatürk’ü merkezde tuttu.” (Bu, tartışmaya açık ve kısmen doğru bir saptamadır.)
- Ama “Atatürk aslında savaşta pek bir şey yapmadı, sadece isim yazdırdı” demek, hem kaynaklarla hem de dönemin tanıklıklarıyla çelişir.
5. Kahramanlık kültü ve anlatının şişmesi
Atatürk etrafında bir kişilik/karizmatik liderlik kültü oluştuğu inkâr edilemez. Nutuk, okullardaki tarih müfredatı, heykeller, anıtlar, resmî bayram törenleri ve özellikle 30 Ağustos Zafer Bayramı, Atatürk’ü hem askerî hem siyasî kurtarıcı olarak merkeze koyar.
Araştırmalar, Zafer Bayramı ve Büyük Taarruz’la ilgili görsel–metinsel içeriklerde:
- Atatürk’ün “ordu ile halkı kurtuluşa götüren kahraman” olarak simgeleştirildiğini,
- Çocuk, bayrak, asker ve Atatürk figürlerinin birlikte kullanıldığını,
- Böylece “fedakârlık, şehadet ve lider etrafında birleşme” temasının işlendiğini
gösteriyor.
Bu anlatı, zaman zaman şu sonuçlara yol açabilir:
- Komuta kademesindeki diğer isimlerin geri planda kalması,
- Askerî hataların, tereddütlerin veya iç tartışmaların fazla konuşulmaması,
- Savaşın karmaşık ve kirli doğasının yerini “tam steril kahramanlık hikâyeleri”nin alması.
Burada haklı bir eleştiri alanı vardır: Tarih, sadece “pürüzsüz destan” olarak anlatıldığında, sorgulama ve öğrenme imkânı daralır. Ama bu, destanın çekirdeğinde hiçbir gerçek olmadığı anlamına gelmez; çekirdek gerçektir, üzerindeki parıltı tabakası tartışmalıdır.
6. Sonuç: Efsane ile gerçek arasındaki çizgi
Toparlarsak:
- Büyük Taarruz ve Kurtuluş Savaşı, gerçek cepheler, gerçek kayıplar ve ciddi stratejik kararlarla yürütülmüş, ölçeği ve sonuçları itibarıyla modern Türk tarihinin kurucu olaylarındandır.
- Atatürk bu süreçte, hem siyasi hem askerî açıdan tartışmasız bir merkezî figürdür; ama tek aktör değildir, kolektif bir mücadelenin lideridir.
- Kemalist resmî tarih ve tören dili, bu liderliği bir “kahramanlık kültü” etrafında büyütmüş, anlatıyı sadeleştirip kişiselleştirmiştir.
- Bu yüzden, yapılması gereken; ne “Atatürk hiçbir şey yapmadı, her şey yalandı” demek, ne de “eleştirilmez, tartışılmaz bir destan” yaratmaktır. Yapılması gereken, hem kahramanlığı hem bedeli hem de kolektif emeği aynı anda görebilen daha olgun bir tarih dili kurmaktır.
Bu sayfanın amacı, Atatürk’ün Büyük Taarruz’daki rolünü büyütmek veya küçültmek değil; belge ve bağlamla yere bastırmak ve “şişirme mi, değil mi?” tartışmasını slogandan çıkarıp sahaya, yani savaşın gerçek seyrine indirmektir.
Kaynakça ve Önerilen Okumalar
Bu metin hazırlanırken, Büyük Taarruz, Dumlupınar Muharebesi, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk etrafındaki kahramanlık anlatıları hakkında hem birincil hem ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Öne çıkan bazı başlıklar:
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Atatürk’ün Hayatı” ve “Millî Mücadele ve Kurtuluş Savaşı” sayfaları: Sakarya, Büyük Taarruz ve Dumlupınar’ın kronolojisi, Başkomutanlık görevi ve genel çerçeve.
- “Turkish War of Independence”, “Battle of the Sakarya”, “Battle of Dumlupınar” maddeleri: savaşın genel seyri, komuta kademesi, birlik mevcudu ve kayıp tahminleri.
- Anadolu Ajansı & Daily Sabah zafer haftası yazıları: Büyük Taarruz ve Dumlupınar’ın Türk kamuoyundaki sembolik anlamı, törenlerin dili.
- Kemalist tarih yazımı ve Atatürk kişilik kültü üzerine çalışmalar: “Kemalist historiography” maddesi, kişilik kültü ve Nutuk merkezli anlatı tartışmaları.
- Semboller ve resmî tören dili hakkında nitel analizler: Zafer Bayramı ve Büyük Taarruz’un sosyal medya ve törenlerdeki temsiline dair makaleler.
- Erik-Jan Zürcher ve benzeri tarihçilerin çalışmaları: Kurtuluş Savaşı liderliğinin kolektif yönleri, İttihatçı miras ve Cumhuriyet’in kuruluş anlatısının inşası.